BEN DEĞİL, HAYAT AFFETMİYOR!

İnsan yaş aldıkça bir şeyleri bırakmayı öğreniyor. İsteyerek değil, öğretiyorlar! Sen ne kadar dirensen de, sen ne kadar anlatmaya çalışsan da karşındakinin anlama kapasitesine bağlı bazı şeyler. İşte bunu anladığın an aslında hem özgürleşiyorsun hem de üzülüyorsun. Zor bir ikilem içinde debeleniyorsun ve öğreniyorsun. Karşındakinin düşük farkındalığı, anlama yetersizliği hatta egosu, kibiri sana öğretiyor bunu.

Ben hayatta birçok şeyi affedebilirim. Üç yaşımda benim sırtıma ömürlük yük veren doktoru affetmiş biri olarak düşünün neleri, kimleri affettiğimi, edebileceğimi…

Tek bir şeyi affedemiyorum. Affetsem bile bir yanım hep buruk, hep kırık kalıyor. Bir isteksizlik hali oturuyor kalbime. Tamir edemiyorum bu burukluğu, kırıklığı, coşturamıyorum yeniden duygularımı.  Ben değil, hayat da tamir edemiyor. Çalınan, kaybedilen zaman ise hayat da yapamıyor bunu. Hayat da affetmiyor!

Uzun zaman önce değil 2016 yılında başlayan bir hikaye.

Kışın en kış olduğu günlerinden birinde iş çıkışı araç bulamayınca beni evime bırakmayı teklif etmesiyle başlayan bir arkadaşlık sonra bu eve bırakmaların her gün olmaya başlamasıyla onda başlayan hoşlanma…

14 Şubat akşamı arkadaşımla gittiğim Mustafa Ceceli konseri sonrasında beni konser çıkışı alma ısrarı ve o gece gelen itiraf…

Her ne kadar ortada medenice yapılmış bir teklif olsa da ikimizin de iş hayatının yoğunluğundan, hayattan beklentilerimizden, benim ilişkinin geleceği konusundaki endişelerimden bir türlü doğru düzgün başlayamayan, adı konamayan, onun ciddi olduğu benim bu ciddiyete hazır olmadığım, ama arkadaşlık boyutu hiç kopmayan bir ilişki…

Ve zaman içinde her ilişkide yaşanan tartışmalar, dozu giderek artan kavgalar, küsmeler, barışmalar…

Bu tartışmalar sırasında binlerce kez kurulan “şimdi anlamıyorsun ama ileri de anlayacaksın, kafanı çok vuracaksın” cümleleri…

İlişkinin geleceği konusundaki endişelerim demiştim ya…

İnsanın sağlık gibi bir hayat gerçeği olunca duygusal ilişki içinde incinmek istemiyor. Ne kadar güvenebileceğini görmeden, canımı nereden yakar, yakar mı gibi soruların cevabını bulmadan girmek istemiyor o ilişkiye, karşınızdaki her ne kadar evlilik teklifi etse de…

Hissediyorsunuz bir yerlerde bir şeyler tıkanacak.

Ben de hissetmiştim!

İnsan 3 yaşından itibaren doktorlarla, hastanelerde büyüyünce hayatı da çok erken yaşlarda öğreniyor. Gerçek mutlulukla balon mutlulukları, samimi olan ile sahte olanı çok kolay ayırt edebiliyor. En önemlisi de yarının planını asla yapmaması gerektiğini, tek gerçek olanın “bugün” olduğunu, iki saniye sonra dünyaların değişebileceğini öğreniyor.

Hayatı ben çok küçük yaşta öğrenmiştim. Bugünün değerini bilmeyi, sevmenin ve sevilmenin tek gerçek olduğunu, kibirin ve egonun çok gereksiz şeyler olduğunu, materyalist değil madde boyuttan daha öte bir yerlerde yaşamak gerektiğini, en önemlisi de ölümün olduğunu üstelik hepimiz için her an olabileceğini biliyordum.

O da öğrendiğini söylüyordu ama birçokları gibi iş hayatında yaşadığı zorluklardan, iflaslardan, yaşadığı duygusal ilişkilerden örnekler vererek ve bunlardan çıkardığı “insanlara güven olmaz”ı her insan gibi kendine motto yapmış halde.

Teorik olarak öğrenmiş ama gerçekten içselleştirmemişti. Birçok kişinin “ölüm var” deyip de gerçekten içselleştirmediklerinden hiç ölmeyecekmiş gibi davranmaları gibi.

Anlatmaya çalışıyordum, ama anlattıklarım ona masal gibi geldiğini o gün kendisinin itirafıyla öğrendim.

2018 yılında çok ağır bir ameliyat geçirdim.

Ameliyat riskliydi, benim kronik durumumdan dolayı benim için daha da riskliydi. Endişe, korku, tüm zihnimi sarmıştı. Ameliyattan bir gün önce, gece hastahane odamdan mesaj attım, “ben çok korkuyorum” dedim.

“Hadi uyu, iyi geceler” diye bir cevap aldım.

Hissediyorsunuz bir yerlerde bir şeyler tıkanacak. Ben de hissetmiştim!” demiştim ya…

Ertesi gün ameliyata girdim, sorunsuz çıktım. Bir hafta hastanede kaldım, ne bir telefon, ne bir mesaj, ne bir ziyaret, ne bir çiçek…

Eve geldim, on gün sonra “seni çok merak ettim” diye bir telefon…

Görüşmek istemediğimi söyleyip bitirdim. Sonrası özürler, bahaneler ve “ben sana aşığım, sensiz yapamam” mesajları.

Bitmişti, benim için dönüşü yoktu.

8 ay sonra bir telefon aldım.

Hüngür hüngür ağlayan bir erkek sesi “ben kanser oldum” diyordu.

Sağlık konusunda yaşadıklarımdan dolayı hassas olan ben donup kaldım. Barışmak için bahane mi diye düşündüm ama değildi.

Sonrası hastahane süreci…

Hastalıkla savaşmanın ne olduğunu, hastane ortamlarını, o psikolojiyi, yalnızlığı, yalnız bırakılmayı iyi bilirim.

Yalnız bırakmadım.

Bir akşam kemoterapisini alıp eve döndükten sonra şu konuşmayı yaptı bana;

“Başıma bu sağlık olayı gelmeseydi ben seni asla anlayamazdım. Senin neler çektiğini, ne zorluklar yaşadığını, neler hissettiğini şimdi anlıyorum. Bana hayata dair anlattıkların masal gibi geliyordu, değilmiş. Lütfen bana “EVET” de Ayça.”

Sonrasında tüm o egolardan, kibirden dolayı meydana gelen kavgaların pişmanlığının dile döküldüğü sözler…Keşkeler…

Biz ilişkiyi istesek de ileriye götüremedik çünkü o yaşam mücadelesi veriyordu, ben ise zamanında çok anlatmış olmanın yorgunluğunu, gereksiz ego ve kibirlerden dolayı vazgeçmek zorunda kalmanın burukluğunu, yitirdiğim duygularımın hissizliğini yaşıyordum.

Bu sefer durum bizim kontrolümüz dışında müdahale edemeyeceğimiz bir yola girmişti.

2019 kasım ayında vefat etti.

Geriye yaşanabilecekken yaşanamayanların keşkeleri kaldı.

İkimizde de söylenmemiş sözler kaldı, birbirimize dokunamadığımız, kayıp zamanlar kaldı.

İşte bu çalınanları affedemiyorum ben. Sırf haklı olmak uğruna, sırf egolar, kibir uğruna, sırf anlık duygular uğruna kaybedilenleri sonra da hiçbir şey olmamış gibi geri gelişleri affedemiyorum. Belki bir insanın o durumdayken bu pişmanlık ve aşk sözlerini sarf etmesi size çok romantik gelebilir, ama beni yaralıyor. Giden zamanı, ölen duyguları telafi edemiyorum çünkü. Hiçbirimiz edemeyiz. Bu yüzden egolarınızı, kibirlerinizi bir kenara bırakın ve karşınızdakine kulak verin. Dinleyin. Haklı olmak için değil, mutlu olmak için yaşayın. “Ben” demek yerine “biz” demeyi öğrenin. O “biz” dağıldıktan sonra toparlanması pek mümkün olmuyor. “Biz”i egolarınız, kibirleriniz, haklı olmak uğruna yok etmeyin. Sahip çıkın o “biz”e. “Keşke”lerin ağırlığı taşınmıyor. Kalanlar bu yükle, gidenler pişmanlıkla yaşıyor. Bazılarını da ölüm ayırıyor! Bir daha hiç bir araya gelmemek üzere…

Çok geç olmadan sevin…

Çok geç olmadan özür dileyin…

Çok geç olmadan kalbinizi dinleyin…

Çok geç olmadan dinleyin, anlatın…

Çok geç olmadan duyun…

Çok geç olmadan o teklifi yapın…

Çok geç olmadan karar verin…

Çok geç olmadan egoları, kibirleri, anlamsız kavgaları bırakın…

Çok geç olmadan elinizi uzatın…

Çok geç olmadan sarılın…

Çünkü her an ölmek var, ölüm var!

Sevgiler,
Ayça Akın
Instagram | Twitter