HAYAT GİTGİDE AĞIRLAŞIYOR. O AĞIRLAŞTIKÇA SEN DE ONU HAFİFLETECEKSİN!

Aynı gün içinde yaptığım üç ayrı telefon görüşmesinde aynı konuşma neredeyse kelimesi kelimesine tekrarlandı.

Karşımdaki uzun uzun hayatını anlattı. Sonra sıra bana geldi:

“Sen nasılsın, hayat nasıl gidiyor?”

“İyi, güzel, keyifli çok şükür.” dedim.

“Güzel mi?” diye özellikle vurgulayarak tekrar sordu.

“Evet.” dedim. “Güzel olmaması mı gerekiyor?”

“Yok da… Keyifli olması falan…”

“Neden olmasın?”

Ardından gerekçeler sıralandı: Borçlar, ülkenin durumu, geçim sıkıntısı, iş yükü, gelecek kaygısı…

“Ben de bunları yaşıyorum. Ben başka bir ülkede, başka bir ekonomide, hayatın bütün zorluklarından korunmuş özel bir fanusun içinde yaşamıyorum. Aynı hayatın içindeyim. Benim de sorumluluklarım, kaygılarım, çözmem gereken meselelerim, taşımam gereken sorunlarım var.

Ama bütün bunlar var diye her gün ağlamamız mı gerekiyor? Karalar bağlamamız, sürekli yakınmamız, karşılaştığımız herkese ne kadar zor durumda olduğumuzu anlatmamız mı gerekiyor?

Her gün aynı şeylerden şikâyet etmek hangi borcu ödedi?

Hangi sorunu çözdü?
Hangi ülkeyi düzeltti?
Hangi hayatı güzelleştirdi?”

Sustum.
O da sustu.

Evet, hayat giderek ağırlaşıyor. Geçinmek zorlaşıyor, sorumluluklar çoğalıyor, insanların omuzlarındaki yük büyüyor. Bunları görmezden gelmek gerçekçilik değil. Fakat bu ağırlığın içinde yalnızca sorunlara odaklanmak, zaten ağır olan hayatı kendi ellerinle daha da ağırlaştırmaktır.

İnsanı sadece yaşadığı zorluklar yormaz. Zihnini gün boyunca o zorlukların içinde tutması da yorar.

Sürekli eksik olana bakmak, var olanı görünmez hâle getirmek, mutluluğu gelecekte ulaşılacak büyük bir hedefe bağlamak ve bugünü yalnızca katlanılması gereken bir bekleme odası gibi yaşamak da yorar.

Asıl yorucu olan, hayatı sürekli ileriye ertelemektir.

“Şu borç biterse…”
“Şu evi alırsam…”
“Şu işi değiştirirsem…
“Şu kadar para kazanırsam…”
“Ülkenin şartları düzelirse…”
“Her şey yoluna girerse…”

O zaman yaşayacağım.
O zaman mutlu olacağım.
O zaman kahvemin tadını çıkaracağım.
O zaman sevdiklerime vakit ayıracağım.
O zaman kendime izin vereceğim.

İnsan bazen büyük şeyleri “hayat”, küçük şeyleri ise hayatın dışında kalan önemsiz ayrıntılar sanıyor.

Oysa hayat dediğin şey, tam da o küçük sandığın anların toplamıdır.

Benim, “En önemli şey sağlığım. Bugün kahvemi ağrısız, sızısız içebiliyorsam hayat bana güzel.” diyebilen dostlarım var.

“Bugün hastane odası yerine evimde oturmuş kitabımı okuyabiliyorsam hayat elbette keyifli.” diyen dostlarım var.

“Sabah gözümü açtığımda kendi başıma yataktan kalkabiliyorsam şükredecek çok şeyim var.” diyenler var.

“Akşam eve döndüğümde kapımı huzurla kapatabiliyorsam zenginim.” diyenler var.

“Sevdiğim birinin sesini duyabiliyorsam bugün güzel bir gün.” diyenler var.

“Yürüyebiliyorsam, nefes alabiliyorsam, gökyüzünü görebiliyorsam, bir sofraya oturabiliyorsam hayat hâlâ bana iyi davranıyor.” diyebilenler var.

Bir fincan sıcak kahve…
Ağrısız geçen birkaç saat…
Huzurla uyunan bir gece…
Okunan birkaç sayfa…
Güneş alan bir oda…
Sevdiğin bir insanın sesi…
İçten bir kahkaha…

Bunlar hayatın küçük ve önemsiz ayrıntıları değildir. Bunlar hayatın ta kendisidir.

Hayatın güzelliğini görebilmek, sorunları inkâr etmek değildir.
Mutlu olmak, dünyada hiçbir problem yokmuş gibi davranmak değildir.
Keyif almak sorumsuzluk, şükretmek saflık, gülümsemek de gerçeklerden kaçmak değildir.

Tam tersine; zorlukların farkında olduğun hâlde yaşamın hâlâ sana sunduğu güzellikleri görebilmek, zihinsel olgunluktur.

Fakat bazı insanlar mutsuzluğu gerçekçilik sanıyor. Şikâyeti farkındalık, karamsarlığı zekâ, sürekli yakınmayı derinlik zannediyor. Hayatından memnun olduğunu söylediğinde seni neredeyse suçlu hissettirmeye çalışıyorlar. Çünkü senin huzurun, onların yıllardır değiştirmeden taşıdığı bakış açısını rahatsız ediyor.

Bazıları gerçekten mutsuzluktan besleniyor.

Sorunlarını çözmekten çok anlatmayı, değiştirmekten çok şikâyet etmeyi, sorumluluk almaktan çok hayatı suçlamayı tercih ediyor. Çünkü şikâyet etmek kolaydır.

Şikâyet eden kişi kendini haklı hisseder; fakat hayatını değiştirmek zorunda kalmaz.

Bir de nankörlüğü yüksek standartlarla karıştıranlar var.

Sahip olduğu hiçbir şeyi yeterli bulmayıp sürekli olmayanı sayanlar…

Sağlığı varken parayı, parası varken ilişkiyi, ilişkisi varken daha büyük evi, evi varken başka bir hayatı isteyenler
Bugünün değerini ancak onu kaybettiklerinde anlayanlar…

Nankörlük her zaman “şükretmiyorum” demek değildir. Bazen elindekilerin tamamını görmezden gelip yalnızca eksik olana bakmaktır.

Sürekli şikâyet etmek seni daha bilinçli, daha zeki ya da daha gerçekçi yapmaz. Sadece zihnini, görmemek için karanlığa alıştırır.

Elbette sorununu göreceksin. Çözümünü arayacaksın. Gerektiğinde mücadele edecek, gerektiğinde yön değiştirecek, gerektiğinde daha iyisini isteyeceksin. Ama hayat düzelene kadar yaşamayı ertelemeyeceksin.

Çünkü hayat hiçbir zaman tamamen hafiflemeyebilir. Bir yük biter, diğeri başlar. Bir sorun çözülür, yenisi gelir. Bir hedefe ulaşırsın, başka bir hedef belirir.

Bu yüzden hayat ağırlaştıkça sen onu hafifletmeyi öğreneceksin.

Bir kahveyle…
Bir kitapla…
Bir yürüyüşle…
Bir dostun sesiyle…
Bir kahkahayla…
Bir sarılmayla…
Bir teşekkürle…
Bir anı gerçekten yaşayarak…

Ve sana hayatının nasıl gittiğini sorduklarında, bütün zorluklara rağmen içtenlikle şöyle diyebileceksin:

“İyi, güzel, keyifli çok şükür.”

Çünkü güzel bir hayat, hiç sorunu olmayan hayat değildir. Güzel bir hayat, sorunların arasında güzelliği görebilme yetisini kaybetmediğin hayattır.

Ayça Akın
aycaakin.com | mindform.com.tr