KARANLIK BÖYLE BAŞLAR

İnsanın insanlığını kaybetmesi çoğu zaman gürültüyle değil, sessizlikle başlar. Önce kalbi kararır. Bu kararma bir anda fark edilmez; merhametin yok olmaya yüz tutması, empatinin azalmasıyla başlar. Kalp kendini korumak ister, incinmemek için kabuk bağlar. Bu kabuk kalınlaştıkça insan başkasının acısına temas edemez hâle gelir. Psikolojik olarak bu, duygusal donuklukla felsefi olarak ise “öteki”nin değerini yitirmesiyle ilgilidir.

Kalp karardıktan sonra dil etkilenir. Çünkü dil, kalbin tercümanıdır. İçeride sertleşen duygu dışarıda keskin söze dönüşür. İnsan artık anlamak için değil üstün gelmek için konuşur. Sözcükler incitici, yargılayıcı ve suçlayıcıdır. Bu aşamada kişi çoğu zaman kendini “dürüst” ya da “haklı” olmakla savunur. Oysa dil, kalpteki kararmayı meşrulaştıran bir araca dönüşmüştür.

Ardından gözler kararır. Göz, sadece görmek için değil fark etmek için vardır. Ancak insan kendi haklılığını merkeze aldığında gerçeklik daralır. Gözler bakar ama görmez; seçer, ayıklar ve işine geleni alır. Bu, bilişsel çarpıtmaların ve zihinsel savunma mekanizmalarının devreye girdiği noktadır. Dünya artık karmaşık değil basittir çünkü karmaşıklık vicdan ister.

Sonunda akıl kararır. Akıl, kalpten ve vicdandan koptuğunda araçsallaşır. Artık neyin doğru olduğu değil, neyin işe yaradığı önemlidir. İnsan bu noktada kendini kaybettiğini fark etmez aksine “akıllandığını” zanneder. Oysa bu, insanlığın değil sadece hayatta kalma refleksinin zaferidir.

Tam da bu noktada günümüzün sözde(!) kişisel gelişimcilerinin söylemleri devreye girer. “Farkındalık” adı altında sunulan diller çoğu zaman insanı derinleştirmek yerine daraltır. “Ben değerliyim”, “Önce ben” gibi cümleler sağlıklı bir öz-değer inşası olmaktan çıkarılıp başkasını yok saymanın gerekçesine dönüştürülür. Almak, kazanmak, sınır çizmek kutsanırken vermek, anlamak ve sorumluluk almak zayıflık gibi gösterilir. Akıl burada artık hakikati aramaz, strateji üretir. Vicdan, “kendini koruma” bahanesiyle susturulur.

Karanlık böyle başlar. İnsan insanlığını böyle kaybeder; adım adım, gerekçelerle, çoğu zaman da farkında olmadan.

Bu süreci tersine çevirmek büyük erdemler değil küçük duraksamalar ister. Kalbe yeniden temas etmek, dili yumuşatmak, gözle gerçekten bakmak ve aklı vicdanla yeniden buluşturmak… Çünkü insanı insan yapan karanlığı hiç görmemesi değil,  karardığını fark edip ışığı arayabilmesidir. Gerçek farkındalık sadece “ben”i büyütmek değildir aksine “ben” ile “öteki” arasındaki bağı görebilmektir. Akıl kalpten koptuğunda insan kendini güçlü hissedebilir fakat bu güç insan kalmanın değil insandan vazgeçmenin gücüdür. Sanılanın aksine bu vazgeçiş bir güç değildir. Güç zannedilen bu hâl aslında insanın kendi vicdanına artık dayanamayacak kadar zayıf düşmesidir.

Sevgilerimle,
Ayça Akın
aycaakin.com | mindform.com.tr