İnsanlar söyledikleri hayatı yaşamıyor. Sadece söylemeyi seviyor. Çoğu zaman başkalarına anlattıkları hayatı değil, kendilerine bile gerçek olmayan bir hayatı yaşıyorlar. Söyledikleriyle yaşadıkları arasındaki mesafe büyüdükçe kendi hayatlarına yabancılaşıyorlar.
“Hayat kısa, tadını çıkarmak gerek.” diyorlar.
Ama ömürlerini ego ve güç savaşlarıyla tüketiyorlar. Kimin haklı olduğu, kimin daha güçlü göründüğü, kimin son sözü söylediği, kimin en iyi haddi bildirdiği…
Sanki hayatın amacı bunlarmış gibi.
“Sağlık her şeyden önemli.” diyorlar.
Bedenlerini, zihinlerini ihmal ediyorlar. Sonra sağlıklarını kaybedince zamanı geri almaya çalışıyorlar.
“Aile, dostlar benim için önemli.” diyorlar.
Ama yabancılara gösterdikleri sabrı onlara göstermiyorlar. En sert yüzlerini en çok sevdiklerine saklıyorlar.
“Anı yaşamak lazım.” diyorlar.
Bir yandan geçmişe öfkeleniyor diğer yandan henüz gelmemiş yarın için kaygılanıyorlar. Bugün ise sessizce ellerinden kayıp gidiyor.
“Kimseye kin tutmuyorum.” diyorlar.
Yıllar önce söylenmiş tek bir cümleyi hâlâ omuzlarında taşıyorlar. O kinin karşı tarafa ceza değil, kendilerine yük olduğunu fark etmiyorlar.
“Sevgi, anlayış ve empati…” diye uzun uzun konuşuyorlar.
Ama en ufak bir hayal kırıklığında, en küçük fikir ayrılığında, en basit eleştiride ilk uzandıkları yer “Engelle” tuşu oluyor.
Konuşmak yerine siliyorlar. Anlamaya çalışmak yerine vazgeçiyorlar. Yüzleşmek yerine görünmez olmayı seçiyorlar. Sonra da buna “olgunluk”, “enerjimi koruyorum” ya da “sınırlarımı çiziyorum” diyorlar.
“Para önemli değil.” diyorlar.
Ama bütün kararlarını kaybetme korkusu yönetiyor.
“Ben buyum, değişmem.” diyorlar.
Aslında değişemeyen kendileri değil. Korkularına bağımlı hâle gelmiş zihinleri.
“Mutlu olmak istiyorum.” diyorlar.
Ama her sabah aynı düşüncelerle uyanıp aynı hayatı üretmeye devam ediyorlar.
Acı gerçek şu;
İnsanların çoğu söylediklerini içselleştirmiyor. Sadece o cümleleri söyleyen kişi gibi görünmek istiyor.
Çünkü konuşmak bedava. Dönüşmek ise bedel ister. Disiplin ister. Cesaret ister. Sorumluluk ister.
Ve en zor olanı; kendine yalan söylemeyi bırakmayı ister.
İnsan, başkalarına söylediği yalanlardan önce kendine anlattığı hikâyelere inanır. Sonra da o hikâyeyi gerçek sanarak ömrünü tüketir.
Belki de bu yüzden birçok insan gerçek bir hayat yaşamıyor. Sadece gerçekmiş gibi görünen bir hayatın içinde rol yapıyor.
Ağızlarından çıkan cümleler alkış alıyor. Ama hayatları o cümleleri doğrulamıyor. Söyledikleri değerleri yaşamıyorlar. Savundukları ilkeleri uygulamıyorlar. Başkalarına verdikleri öğütleri kendilerine vermiyorlar. Okudukları kişisel gelişim yazıları başkalarını etiketlemeye yarıyor, kendi hayatlarını değiştirmeye değil. Altını çizdikleri cümleleri paylaşabiliyorlar ama aynı cümleleri kendi yaşamlarında fener yapmıyorlar. Bilgi topluyorlar, farkındalık biriktiriyorlar ama dönüşmüyorlar.
İnsan, rol yaparak bir imaj inşa edebilir. İstediği kişiyi oynayabilir. İstediği cümleleri kurabilir. Ama karakterini ve hayatını yalnızca tekrar ettiği davranışlar inşa eder.
Hayat, ne kadar bildiğini değil bildiklerinin ne kadarını yaşadığını ölçer. Söylediklerini değil, uyguladıklarını kaydeder. Sonunda herkes anlattığı hayatın değil, gerçekten yaşadığı hayatın sonucuna dönüşür.
Unutma;
Hayatını ağzından çıkan cümleler değil her gün tekrar ettiğin düşünceler, yaptığın seçimler ve sürdürdüğün davranışlar inşa eder.
Söylediklerin kim olmak istediğini gösterir. Yaptıkların ise gerçekte kim olduğunu.
Sevgiler,
Ayça Akın
aycaakin.com | mindform.com.tr
