Günümüzde artarak yaygınlaşan, narsisizm kadar yıpratıcı bir insan türü var. Sorunları olan ama çözüm aramayan, mağduriyetini geçici bir durum değil kalıcı bir kimlik gibi taşıyan insanlar. Acılarıyla yüzleşmiyorlar, acılarını koruyorlar. Mutsuzluklarını iyileştirilmesi gereken bir yer olarak değil, tutunulacak bir alan olarak görüyorlar. Çünkü mağduriyet, sorumluluktan muafiyet sağlıyor.
Bu kişiler gerçekten çaresiz oldukları için değil, çaresiz görünmenin güvenli alanında kaldıkları için eylemsizler. Çözüm aramak risklidir; hayal kırıklığı, yanılma ve başarısızlık ihtimali barındırır. Oysa “ben zaten denedim”, “şartlar izin vermedi”, “hayat bana bunu yaptı”, “şans” demek çok daha az acıtır. Psikolojik olarak bu, öğrenilmiş çaresizliğin konforlu bir versiyonudur. Kişi kendini koruduğunu zannederken aslında kendi potansiyelini kilit altına alır.
Bir de durumundan şikâyet etmeyenler vardır; olgun, farkında, hatta incelikli gibi görünenler… “Beni boş ver”, “benden bir şey olmaz”, “ben zaten böyleyim” diyenler… Sanki sorunlarını sana yüklememekle erdem gösterdiklerini sanırlar. Oysa bu da başka bir pasif mağduriyet biçimidir. Kendilerini değiştirmemeyi kader gibi kabullenmenin arkasına saklarlar. Toksikliklerinin farkında olduklarını söylerler ama onu dönüştürmek yerine yönetilebilir bir etiket hâline getirirler. “Beni boş ver”, “benden bir şey olmaz“ vb. derken aslında şunu ima ederler: “Toksikliğimi sana bulaştırmıyorum ama burada kalacağım” Bu pasif kabulleniş en az yüksek sesli şikâyet kadar ilişkiyi kurutan bir hâldir. Çünkü burada da hareket yoktur, sorumluluk yoktur, dönüşüm yoktur; sessiz bir vazgeçiş vardır.
Zihin bu duruma hızla uyum sağlar. Sürekli şikâyet eden, aynı acı hikâyesini tekrar tekrar anlatan bir beyin, buna uygun nöral yolları güçlendirir. Zamanla mutsuzluk tanıdık gelir, iyilik hali ise yabancılaşır. Kortizol ve stresle ilişkili devreler aktif kalırken çözüm üretmeye, esnek düşünmeye ve umut hissine alan açan prefrontal bölgeler pasif kalır. Bu yüzden bazı insanlar gerçek bir çözüm ihtimaliyle karşılaştığında bile geri çekilir, eylemsizdir. Çünkü acı bildiktir; iyileşme ise bilinmeyen bir alan.
Bu bir açıdan (felsefik) özgürlük reddidir. Özgürlük kulağa hoş gelir ama bedeli vardır. Seçmek zorundasınızdır. Kendi payınıza düşeni görmek zorundasınızdır. “Ben de bunda rol oynadım” demek cesaret ister. Mağduriyet ise bu yükü omuzlardan alır. Suç dışarıdadır: insanlar, hayat, geçmiş, travmalar, koşullar… Kişi böylece hayatının öznesi olmaktan çıkar, başına gelenlerin anlatıcısı olarak kalır.
Spiritüel düzlemde ise acı, olması gereken yerin çok ötesine taşınmıştır. Acı bir öğretmen olabilir ama içinde yaşamaya karar verdiğinizde öğretmen olmaktan çıkar. Ders alınmayan acı bilinci genişletmez; daraltır. Kalbi açmaz; sertleştirir. Ve çoğu zaman fark edilmez ama bu hal başkalarına da bulaşır. Sürekli mutsuzluğunu taşıyan biri bulunduğu her ortamda her sohbette enerjiyi düşürür. İstese de istemese de. Bu durum yorucudur, hatta zehirleyicidir.
En zor kabul edilen gerçek şudur: acısından beslenen insan sadece kendini tüketmez. İlişkilerini, işini, dostluklarını da yavaş yavaş yıpratır. Sürekli şikâyet eden ama dönüşmeyen biri zamanla “anlayış” ile değil “sabır” ile karşılaşılanır. Ve sabır da bir yere kadar mümkündür.
Farkındalık ve özgürleşme “Başıma ne geldi?” sorusundan “Ben bunu ne zamandır taşıyorum ve neden bırakmıyorum?” sorusuna geçildiği yerde başlar. Mesele acıyı, üzüntüyü, mutsuzluğu, çaresizliği inkâr etmek ya da yok saymak değil. Ona tutunmayı bırakmak. Çünkü gerçek dönüşüm suçlayacak birilerini bulduğumuzda değil, sorumluluğu geri aldığımızda başlar. Acıdan kimlik yapmak kolaydır. Ama hayat sadece cesurca bırakmayı ve iyileşmeyi seçenlere kapı açar.
Sevgiler,
Ayça Akın
aycaakin.com | mindform.com.tr
