BU SENİN KEHANETİN, KEHANETİNE SAĞLIK.

Seni mutsuz eden sıkıntılı durumlardan bir türlü kurtulamadığını, her geçen gün daha da dibe vurduğunu, sanki herkes ve her şey aralarında anlaşmış da sadece senin mutsuzluğun için uğraşıyorlarmış gibi hissettiğin oldu mu? “Bir kere de şans benden yana olsa şaşırırdım” deyip şansız olduğunu düşünüp, “insan doğuştan şanslı olacak” cümlesiyle hayata, dünyaya, annene, babana, insanlara karşı içsel isyanlar başlattın mı? Yastıklara kapanıp ağlayarak, yumruklarını sıkarak  gecelerce sorduğun ama cevabını bulamadığın “Neden? Neden ben?” sorusunu sordun mu hiç kendine? Korktukların da hep başına geliyor, ilişkilerinde bir türlü mutuluğu yakalayamıyor, yalancı, nankör, karakter yoksunu insanlar hep seni buluyor, hep aynı şey oluyor değil mi?

Şimdi sana, kendine milyon kez sorduğun ama bir türlü cevabını bulamadığın “Neden? Neden ben?” sorusunun cevabını, nedenini bilimsel olarak açıklıyorum; Pygmalion Etkisi – Kendisini Kendi Gerçekleştiren Kehanet

Sorgulamaktan uzak bir toplum olduğumuz için kaderciliği kolayca benimsiyor ya da atalarımızın, büyüklerimizin sözlerini ayet gibi kabul ediyor veya diplomalarla yaratılan otorite simgelerinin karşısında kolayca boyun eğiyoruz. Sonuç olarak çoğumuz öğretilmişliklerle, korkularla, güvensizliklerle dolmuş bir zihinle yaşam sürüyor.

Yaşadıklarımız, hayatımıza giren çıkan insanlar aslında kaderimizin bize getirdikleri, payımıza düşenler değil. Yaşadığımız olayları, hayatımza giren veya çıkan insanları düşüncelerimizle biz çağırıyoruz ve bu bilimsel dayanağı olan bir gerçeklik. “Kendisini Kendi Gerçekleştiren Kehanet” olarak da bilinen “Pygmalion Etkisi” kişinin yarattığı beklentilerin aşamalı olarak nasıl davranışa ve gerçeğe dönüştüğünü açıklayan psikolojik bir olgu. İnsanlar dünyaya boş bir bilinçaltı ile gelir beyaz bir sayfa gibi ve doğdukları andan itibaren bilinçaltları aile bireyleri, çevre, okul, iş, arkadaşlar vb. birçok etken tarafından şekillenir. – Anne karnında da olabiliyor – Bu etkenlerin etkisiyle kişi, edindiği tanımlar ve önyargılarla birtakım beklentiler içine girer ya da girmez ve bir süre sonra kişiler, durumlar aşamalı olarak kişinin bu beklentilerine, beklentisizliklerine göre şekillenmeye, “gerçek” olmaya başlar.

Rosenthal’ın arkadaşı Jacobson’la yaptığı bir IQ deneyi ile psikolojiye giren bu gerçeklik düşünce gücünün gerçekliğini, etrafımızda olan kişileri ve durumları nasıl etkilediğini de ortaya koymuştur. Rosenthal deneyi olarak bilinen bu deney için aralarında hiçbir zeka farkı olmayan rastgele öğrenciler seçilmiş ve bu öğrencileri iki gruba ayırmışlar. Gruplardan sorumlu öğretmenlere gruplarındaki öğrencilerinin IQ’larının çok yüksek, diğer grubun öğretmenlerine de düşük olduğunu söylemişler. Aradan bir yıl geçtikten sonra çocukların IQ’ları yeniden ölçülmüş ve yüksek IQ’lu oldukları söylenen  çocukların diğerlerinden daha çok ilerleme kaydettiği görülmüş.

Bu nasıl oldu?

Gruplardan sorumlu öğretmenler onlara söylenenler doğrultusunda kendilerince kendilerine düşünsel ve içsel bir beklenti, motivasyon yarattılar (Yüksek IQ’lu öğrencilerden sorumlu olduğunu sananlar; “Ben yüksek IQ’lu öğrencileri eğitiyorum”, Düşük IQ’lu öğrencilerden sorumlu olduğunu sananlar da “Ben düşük IQ’lu öğrencileri eğitiyorum” gibi. Zıt iki inanış) ve bu beklentileri hem davranışlarıyla hem konuşmalarıyla dışarıya dolayısıyla da öğrencilere yansıdı.

Peki, bu yansıma nasıl değişim yarattı?

İşte burada da pek fazla ciddiye almadığımız beynimiz ve enerji dediğimiz şey devreye giriyor. Düşünceler enerjidir. Bugün bilimin ölçebildiği, görüntüleyebildiği enerjiler. İnsan sözcükler, cümleler yoluyla yeni bir düşünceyi yani enerjiyi zihnine gönderdiği zaman bu enerjisel akım snapsler yoluyla nöronlara iletilir. Ve bu nöronlar sayesinde dışarıya bir enerji yayılır, bu enerji de benzer enerjileri kendisine çeker benzer enerjilerle etkileşime girer.

Hiç tanımadığın insanla iki dakika sohbet ettikten sonra “ne kadar da sıcak biri” ya da “yıllardır tanıyorum gibi” cümleler kurduğun olmuştur. İşte bu durum senden çıkan enerjinin benzer enerjiyi kendine çekmesi ve etkileşime girmesinden başka bir şey değil.

Bir düşünceyi sözcükler ve imgeleme yoluyla ne kadar çok tekrar edersen nöronlarına o kadar sık enerji göndermiş ve harekete geçirmiş olursun. Nöronlarından çıkan enerjinin netliği de ona göre olur. Ne kadar net, berrak enerji çıkarsa o kadar net ve hızlı gerçeklik yaşarsın. Bu tıpkı kas yapmaya benzer. Zayıf kaslarla bardak bile kaldırırken zorlanabilirsin ama kas güçlendirici hareketleri ne kadar çok yaparsan, güçlendiricilerle ne kadar desteklersen kasların o kadar kuvvetlenir ve değil bardak, kiloluk şeyleri bile bardak kaldırır gibi kolayca kaldırır duruma gelirsin. Nöronların da böyle. Güçlü nöronlardan güçlü enerjiler yayılır. Güçlü enerjiler de hızlıca benzerini bulur.

İnançlar düşüncelerin ürünüdür. Olumlu ya da olumsuz bir düşünceyi ne kadar çok dillendirerek düşünürsen dominant olur ve dominant düşünceler de bir süre sonra yani aşamalı olarak inancın, bir süre sonra da yine aşamalı olarak gerçeğin olur.

Hep aynı şey oluyor değil mi hayatında? 🙂

Korktuğun da hep başına geliyor değil mi? 🙂

Anlattığım bilimsel gerçeklerden yola çıkarak nöronlarını nasıl şekillendirdiğini artık sen tahmin edebilirsin. İşte bu senin kehanetin, işte bu senin kendi yarattığın döngün. İşte milyon kez sorduğun, cevabını bir türlü bulamadığın “Neden, neden ben?” sorusunun cevabı;

Senden çıkan sana geri dönüyor. Kehanetin (olumlu – olumsuz düşünce ve inançların) kendi kendisini gerçekleştiriyor, kehanetine sağlık!

Sevgiler,
Ayça Akın
www.aycaakin.com
Instagram : aycakn
Twitter : aycakn